Ana içeriğe atla

Güç mü? Ahlak mı?

Güç mü? Ahlak mı?
Güçlü olup ahlaklı kalabilen var mıdır? Bunun cevabını vermek zor.
Robert Greene  'İktidar' kitabında kafa açarken kafa karıştırıyor. Güç sahibi olmanın 48 yasasından bahsediyor ve bakınca hepsi doğru. Eğer bunları yaparsam güçlü bir karaktere sahip olabilirim diyorsunuz. Ya ahlaki kurallarım?
Örnek verecek olursam, hayatınızda rakip olduğunuz bir kişinin düşmeye başladığını ve başarısızlığa sürüklendiğini görürseniz düşüşünü hızlandırabilir ve onu yok edebilirsiniz diyor. Baktığımız zaman mantıklı değil mi? Bu durumda kaçımız için bu önemsizdir? Güçlü olup ahlaki değerlerimizi göz ardı etmek mi? Ahlaki değerlerimize uyup 'en güçlü' olamamak mı?
Tarihte gücü en iyi politikacılar kullanmıştır. Peki onlar için ahlaklı olmak önemli miydi? (Burada bahsettiğim toplumsal etik kuralları değil kişinin kendisi ile yüzleşmesidir.) Gücü seçen birçok insan ahlaki değerleri göz ardı etmiştir çünkü başarı herkes için 2. planda değildir, Adolf Hitler gücü sevdiği için ahlaki değerler onun için önemsizdi. O güçten besleniyordu ki zaten öyle mutluydu. Gücü doğru kullanıp başarılı insanlar elbette vardır ama ne kadar tepede olmak istediğinize bağlı. En tepede olan masum bir insan var mıdır? Bunu deneyimleyip görmek isterim. Hayatımız da güçlü olmak için bir şeyleri feda etmemiz gerektiğinde hangi yolu seçebiliriz? Size ne düşündüğümü söylemek isterdim ama kitapta 'niyetinizi belli etmeyin' diyor. O yüzden sizler varsayımda bulunabilirsiniz. Ya da bulunmazsınız bilemiyorum.
Tarihe baktığımızda  Edison ve Tesla arasında geçen güç savaşını biliyoruz. Sonuçta yıllarca Tesla'nın adını duymadık her zaman Edison ön plandaydı. Edison gücü kullanmayı bilen taraftaydı ve kimse onun ahlaki değerlerini sorgulamadı çünkü zekice kullanmıştı.
 Güçlü insanlar her zaman bir şeyleri feda ediyorlar peki sen güç için neyi feda etmeye hazırsın?

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hakkını Arayan Doğa...

Hakkını Arayan Doğa... Uzun yıllardır tüm dünyayı böyle bir olay etkilememiş. Aslında böyle bir durum içinde bulunmak hem tedirgin edici, hem korkutucu aynı zamanda heyecan verici. Şimdi diyebilirsiniz , kim bu durumda heyecanlanabilir? İlk okulda 20-30 yıl öncesi anlatılırken anneme soruyordum o zamanları nasıl geçirebildiklerini ve annem bana çok normal konulardan bahseder gibi anlatıyordu. Bunun nedenini şu an anlıyorum. Kimileri umursamazca hayatlarına devam ediyor, kimileri hastalığa rağmen işe gitmek zorunda kalıyor, kimileri de ki bunlar, en tehlikeli olan cahil grup. Hiçbir şey yokmuş, virüs onlara zarar veremezmiş gibi hayatlarına devam ediyorlar. Yine de herkes bir şekilde baş ediyor. Sanırım bundan 20 yıl sonra da aynı bende olduğu gibi küçük çocuklar için merak uyandırıcı olacak ve bu günleri nasıl atlattığımızı soracaklar. Bende annem gibi cevap vereceğim, tabii bu günleri sağlıklı atlatabilirsem. Bir de benim için  korkutucu olan ve merak uyandıran bu günlerden son...

'Fake It Till You Make It'

'Fake It Till You Make It' İngilizce bir deyişten bahsetmek istiyorum bugün. Türkçe çevirisini -yapıncaya kadar taklit et- yani  -miş gibi yapmak diye çevirebiliriz. Bunun özü yapmak istediğiniz bir şeyi yapana kadar yapıyormuş gibi yapmak. Ne çok yapmak dedim ama... Yıllar önce bu deyişi görmüştüm ama 2 hafta önce karşıma çıkana dek hayatımda farklı anlarda uygulamış olduğumu ve hatta işe yaradığını fark etmemiştim. Bir sunum yapacağım zaman  o heyecana kapılmayıp bu konuda profesyonel-miş gibi yapmanın fayda sağladığını gördüm ya da mutsuz bir günümde mutluymuş gibi yapmanın daha sonrasında gerçekten mutlu edebildiğini. Bunun üzerine biraz araştırma yaptım ve karşıma TED konuşmasında  bunu bir döngü gibi açıklayan Amy Cuddy'e denk geldim. Söylediği ise davranışlarımızın vücut ve zihnimizde nasıl birleşip etki edebildiği idi. -Vücudumuz zihnimizi değiştirir, zihnimiz davranışlarımızı değiştirebilir ve davranışlarımız da sonuçları değiştirebilir.- Yapılan araştırmalarda...

Distopya

Distopya Yaşadığımız toplumda karşı cins olmasa nasıl olurdu hiç düşündünüz mü? Josh Malerman Teftiş adlı romanında bir distopya olarak bunu anlatıyor. Şuan yaşadığımız toplumda yani kadın cinayetlerinin ve tecavüzlerin sıkça görüldüğü sıralarda birçok kadın bunun ütopya olduğunu bile söyleyebilir.  Romanda  bir grup çocuk deneye tabii tutuluyor. Onlara, karşı cins ve dinlerden bahsedilmiyor. Sanki aynı cins birbirine aşık olamaz, insanlar bir din yaratamazmış gibi.  Bir inanca bağlı olmanın, birilerini sevmenin zayıflık olduğuna inanan insanların kendi üst versiyonlarını yaratabileceklerine inançları tam. Ama kitabı düşünmezsek; sadece dinin ve cinselliğin olmadığı bir Dünya nasıl olurdu? İnsanlar bir inanca sahip olmak istemezler miydi? Bu bir ihtiyaç değil mi? Ne kadar bastırılmaya çalışılsa da insanın zaman zaman  bir şeye inanma ihtiyacı duyduğunu düşünüyorum. Hiç bir şeye inanmıyorum diyen insan yalan söylüyordur. Neye inandığı hangi dine mensup olduğu öne...